12 Ağustos 2026 Çarşamba

Herkes Ederi Kadar

Herkes Ederi Kadar

Bugün doğum günüm.

İnsan doğum günlerinde ister istemez biraz duruyor. Takvime bakıyorsun, sonra geriye bakıyorsun. Kimler geldi, kimler geçti, kimler kaldı, kimler giderken senden bir parça götürdü, kimler giderken aslında senden hiçbir şey götürmedi de sadece hayatındaki gereksiz bir kalabalığı azalttı…

Yaş ilerledikçe doğum günlerinin pastadan çok muhasebeyle ilgisi olduğunu anlıyorum.

Eskiden insanları hayatımda tutmak için çok uğraşırdım. Kırılmasınlar, yanlış anlamasınlar, gitmesinler, aramız bozulmasın diye kendimden verdiğim çok zaman oldu. Bir insanı kaybetmemek uğruna kendimi kaybetmenin ne kadar anlamsız olduğunu ise zaman öğretti.

Şimdi daha farklı bakıyorum.

Herkes ederi kadar.

Bu cümle ilk bakışta biraz sert gelebilir. Hatta bencilce bile bulunabilir. Ama aslında bencillikten çok bir denge meselesi.

Çünkü hayatta herkesin bir yeri var.

Ama herkesin yeri aynı değil.

Hayatımızdaki en büyük hatalardan biri, insanlara hak ettiklerinden daha büyük yer vermek.

Birine arkadaş diyorsun, o seni yalnızca işi düştüğünde hatırlıyor.

Birine kardeşim diyorsun, sen düştüğünde ortalıkta görünmüyor.

Birine dost diyorsun, senin iyi gününde yanında ama kötü gününde telefonuna bile bakmıyor.

Birine değer veriyorsun, karşılığında gördüğün şey ilgisizlik oluyor.

Sonra da oturup kendine soruyorsun:

“Ben nerede yanlış yaptım?”

Belki de yanlış yaptığın şey, karşındaki insanı olduğundan daha değerli görmendi.

İnsanları değiştiremeyiz.

Ama hayatımızdaki yerlerini değiştirebiliriz.

Bence olgunlaşmanın en önemli taraflarından biri de bu.

Bir insanın kötü olduğunu ilan etmek zorunda değilsin. Onunla kavga etmek, hesaplaşmak, sosyal medyadan silmek, uzun uzun açıklamalar yapmak da gerekmiyor.

Bazen sadece bir adım geri çekilmek yeterli.

Çünkü bazı insanlara verilebilecek en güzel cevap, artık onlara eskisi kadar ulaşılabilir olmamaktır.

İnsan ilişkilerinde fedakârlık önemlidir.

Ama sürekli fedakârlık yapan taraf olmak başka bir şeydir.

Sevdiğin insan için bir şeyler yaparsın. Arkadaşın zor durumdaysa yanında olursun. Ailene destek olursun. Bir insanın hayatına dokunmak, bazen kendi konforundan vazgeçmeyi gerektirir.

Bunların hepsi güzel.

Fakat bir noktadan sonra kendine şu soruyu sormak gerekir:

“Ben bu ilişkide var mıyım, yoksa sadece karşımdaki insanın hayatını kolaylaştırmak için mi varım?”

Çünkü bazı ilişkiler vardır, sen verdikçe büyümez.

Sen verdikçe senden eksilir.

Zamanını verirsin.

Sevgini verirsin.

Desteğini verirsin.

Anlayışını verirsin.

Sonunda elinde sadece yorgunluk kalır.

İşte orada durmayı bilmek gerekir.

Çünkü kendine verdiğin değer, başkasına verdiğin değerden sonra gelen bir şey değildir.

Kendine verdiğin değer, bütün ilişkilerinin başlangıç noktasıdır.

Herkes seni senin kadar düşünmez

Bunu kabul etmek biraz acıtır ama insanı özgürleştirir.

Sen birini düşündüğün kadar o seni düşünmeyebilir.

Sen bir mesajın cevabını saatlerce bekleyebilirsin, o mesajı gördüğü halde hayatına devam edebilir.

Sen birinin doğum gününü hatırlarsın, o seninkini unutabilir.

Sen onun derdini kendi derdin gibi dinlersin, o sen anlatmaya başladığında konuyu kendisine çevirebilir.

Bunların hepsi olabilir.

Çünkü insanlar aynı değildir.

Senin vicdanın, onun vicdanı değildir.

Senin sadakatin, onun sadakati değildir.

Senin sevme biçimin, onun sevme biçimi değildir.

Bunu kabul ettiğinde insanlardan beklentin azalır.

Beklentin azalınca kırgınlığın da azalır.

Ve bir süre sonra şunu öğrenirsin:

İnsanlardan sana verdikleri kadarını beklemek, hayal kırıklığının en etkili panzehirlerinden biridir.

Bazı insanlar kaybedilmez, yer değiştirilir

Hayatımızdan çıkan herkesi kayıp olarak görmek zorunda değiliz.

Bazı insanların gitmesi gerçekten kayıptır.

Ama bazıları sadece hayatındaki yanlış yerde duruyordur.

Onu hayatından tamamen çıkarmak zorunda bile değilsindir.

Eskiden her gün konuştuğun insanla artık ayda bir konuşursun.

Her derdini anlattığın insana artık hiçbir şey anlatmazsın.

Her planına dahil ettiğin insan artık planlarının dışında kalır.

Ve hayat devam eder.

Bunun adı kin değildir.

Bunun adı intikam değildir.

Bunun adı mesafedir.

Mesafe bazen bir ilişkiyi bitirmek için değil, kendini korumak için konur.

Çünkü herkesin hayatında kapısı sonuna kadar açık bir oda olmak zorunda değilsin.

Bazı insanların kapısında zil vardır.

Bazılarının kapısında anahtar.

Bazılarının ise artık kapısı bile yoktur.

Ve bunun için kimseye özür borçlu değilsin.

Bence insan ilişkilerinin gerçek para birimi zamandır.

Para geri kazanılır.

Eşya yeniden alınır.

Bir iş yeniden yapılır.

Ama verdiğin zamanı geri alamazsın.

Bu yüzden hayatının en güzel yıllarını seni sürekli değersiz hissettiren insanların yanında harcamak, aslında kendinden çalmaktır.

Bir insan sana sürekli “fazlasın” hissi veriyorsa, belki de mesele senin fazla olman değildir.

Belki sen yanlış yerde fazlasındır.

Doğru insanın yanında ise kendini kanıtlamak zorunda kalmazsın.

Sürekli “beni anlasın” diye uğraşmazsın.

Sürekli “beni bırakmasın” diye korkmazsın.

Sürekli “acaba yanlış mı anladı?” diye kendini tüketmezsin.

Çünkü gerçek bağlarda insan kendisi olabilir.

Rol yapmaz.

Ölçüp biçmez.

Her cümlesini tartmaz.

Ve en önemlisi, sevildiğini hissetmek için sürekli sınava girmez.

Bugün doğum günüm.

Bir yaş daha aldım.

Belki birkaç beyaz saç daha.

Belki birkaç çizgi daha.

Ama eskisinden biraz daha fazla şey biliyorum.

Her gidenin ardından koşulmaması gerektiğini biliyorum.

Her gelene de kapının sonuna kadar açılmaması gerektiğini biliyorum.

İyi niyetin güzel olduğunu ama sınırsız iyi niyetin bazen insanın kendi hayatına ihanet edebileceğini biliyorum.

Herkesi anlamaya çalışırken kendini anlamayı unutmamak gerektiğini biliyorum.

Ve artık şuna daha çok inanıyorum:

Herkese aynı değeri vermek adalet değildir.

Çünkü herkes sana aynı değeri vermiyor.

Bu, insanları küçümsemek anlamına gelmez.

Sadece hayatındaki yerlerini doğru belirlemek anlamına gelir.

Kimine kalbinden bir sandalye ayırırsın.

Kimine kapının önünde bir tabure.

Kimine uzaktan selam.

Kimine ise hiçbir şey.

Bazen sevgi devam eder ama mesafe değişir.

Bazen hatıralar kalır ama insan kalmaz.

Bazen özlersin ama geri dönmezsin.

Çünkü büyümek biraz da şunu öğrenmektir:

Birini özlemek, ona yeniden hayatında yer vermen gerektiği anlamına gelmez.

Son söz

Hayat kısa.

Gerçekten kısa.

Bu yüzden beni seveni seveceğim.

Yanımda olanın yanında olacağım.

Bana değer verenin değerini bileceğim.

Kimseye düşman olmayacağım.

Ama herkesin dostu da olmayacağım.

Kırıldığım insanlara kin tutmayacağım.

Ama aynı yerden ikinci kez kırılmayı da marifet saymayacağım.

Çünkü artık biliyorum:

İnsanlara hak ettikleri kadar değer vermek, sevgisizlik değildir.

Kendine de biraz değer vermektir.

Bugün yeni yaşımın ilk günü.

Geçmişten öğrendiklerimi yanıma alıyorum.

Gereksiz yükleri geride bırakıyorum.

Ve hayatıma giren, hayatımda kalan, hayatımdan çıkan herkese içimden aynı cümleyi söylüyorum:

Herkes ederi kadar.

Ne eksik.

Ne fazla.

Tam olması gerektiği kadar.


12 Nisan 2026 Pazar

Mazinin tozlu anılarında iki yabancı

Bazı insanlar hayatımıza öyle bir girer ki, sanki biz doğmadan önce de oradaymış gibi hissederiz. Onlarla tanıştığımız günü değil, sanki onları hiç tanımadığımız bir zamanı hatırlamakta zorlanırız. Aynı masada saatlerce oturup hiçbir şey konuşmadan anlaşabilmek, bir bakışta bütün cümleleri kurabilmek… İşte insan o zaman, bu bağın hiç kopmayacağını sanır. Çünkü bazı yakınlıklar, mantıkla değil hisle kurulur. Ve insan, hissettiği şeyin sonsuz olacağına inanmak ister.


Sonra hayat, kendi senaryosunu yazmaya başlar. Küçük bir kırgınlık, büyüyen bir suskunluk, yanlış zamanda söylenen bir cümle ya da hiç söylenmeyenler… Bir bakarsın, o “her şeyini bilen insan” artık seni tanımıyormuş gibi davranıyor. Bir zamanlar en çok güldüğün kişiyle, aynı ortamda göz göze gelmemek için çaba harcıyorsun. Sanki aranızda görünmez bir duvar örülmüş. Ne yıkmaya cesaretin var, ne de tamamen görmezden gelmeye.

İnsanın en çok zoruna giden şey ayrılık değildir aslında. Ayrılıklar anlaşılabilir. Her şeyin bir sonu vardır dersin, kabullenirsin. Ama bir zamanlar “biz” olan iki insanın, günün birinde “hiç tanışmamış gibi” olması… İşte bu, insanın içinde sessiz bir çöküş yaratır. Çünkü bazı bağlar kopmaz, sadece anlamını kaybeder. Ve anlamını kaybeden bir bağ, kopmuş olandan daha ağır gelir.

Yıllar geçer. Hayat devam eder. Yeni insanlar girer hayatına, yeni alışkanlıklar edinirsin. Ama bir yerde, hiç dokunmadığın bir anı kutusu gibi kalır o kişi. Açmazsın. Açmak istemezsin. Çünkü içinden ne çıkacağını bilirsin. Eski kahkahalar, yarım kalan cümleler, birlikte kurulan ama hiç gerçekleşmeyen hayaller… Ve en çok da, o zamanlar hissettiğin o saf yakınlık.

Bir gün, hiç beklemediğin bir anda karşılaşırsın. Belki bir sokak köşesinde, belki kalabalık bir ortamda. Göz göze gelirsiniz. O birkaç saniyelik an, sanki yılların özetidir. Ne koşup sarılabilirsin, ne de tamamen yabancı gibi geçip gidebilirsin. İçinde bir şey “konuş” der, başka bir şey “sus.” Ve çoğu zaman susarsın.

Çünkü artık o kişi, senin hatırladığın kişi değildir. Sen de onun hatırladığı kişi değilsindir. Zaman, ikinizi de değiştirmiştir. Bir zamanlar aynı hikâyeyi paylaşan iki insan, artık farklı kitapların karakteri olmuştur. Aynı sayfada buluşamazsınız.

En garip olanı ise şudur: Bir zamanlar saatler yetmezdi konuşmaya, şimdi birkaç kelime fazla gelir. Ne soracağını bilemezsin. “Nasılsın?” bile eksik kalır. Çünkü bilirsin ki o soru, geçmişi de beraberinde getirir. Ve bazı geçmişler, konuşuldukça ağırlaşır.

İnsan bazen düşünür; “Gerçek miydi?” diye. O kadar yakın olduğun biriyle şimdi bu kadar uzak olmak… Sanki yaşananlar bir rüya gibidir. Uyanmışsındır ama etkisi hâlâ içindedir. Ya da güzel bir masal dinlemişsindir çocukken… Büyüdükçe detaylarını unutursun ama his bıraktığı yer hâlâ sıcaktır.

Belki de bazı insanlar, hayatımıza kalıcı olmak için değil, iz bırakmak için girer. Bize bir şey öğretmek, bir duyguyu yaşatmak, bir boşluğu doldurmak için… Sonra giderler. Ama giderken bir parçamızı da yanlarında götürürler. Ve biz, o eksik parçayla yaşamayı öğreniriz.

İşin tuhaf yanı şu: Onları özlemekten çok, onlarla olduğun o halini özlersin. Daha saf, daha gerçek, daha “sen” olduğun o zamanları… Çünkü bazı insanlar, sadece hayatımıza girmez. Bizi biz yapan bir versiyonu da beraberinde getirir.

Ve sonra anlıyorsun… Her yakınlık sonsuz olmak zorunda değil. Bazı bağlar, bitmek için başlar. Ama bu, onların değersiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, belki de o yüzden bu kadar kıymetlidirler. Çünkü geçicidirler. Çünkü bir daha asla aynı şekilde yaşanmayacaklardır.

Şimdi geriye dönüp baktığında, bir buruklukla birlikte hafif bir tebessüm oluşuyorsa yüzünde, işte o zaman anlamışsın demektir. Bazı insanlar hayatımızdan gitmez aslında. Sadece bizimle yürüdükleri yolu tamamlarlar.

Ve biz… Onların bıraktığı izlerle yolumuza devam ederiz.

Hadi eyvallah…

25 Şubat 2026 Çarşamba

Ramazanın Güzelliği

Bu Ramazan bir şey oldu. Sessiz, gösterişsiz ama güçlü. Bir ilahi çıktı ve bir anda mahalle aralarından şehir ışıklarına, çocukların mırıldanmasından dedelerin tesbih tıkırtısına kadar yayıldı:

KÂBE’DE HACILAR HU DER ALLAH

Bir şarkı değil sadece. Bir hatırlayış. Bir silkiniş. Kalbin tozunu alma girişimi.

Uzun zamandır kulaklarımız hızlı tüketilen melodilerle doluydu. Ritmi bol, manası zayıf, üç gün sonra unutulan ses paketleri… Hani insanın içinde yankı yapmayan, sadece dış kabuğuna çarpıp dağılan türden. Ama bu ilahi öyle olmadı. Bir yere dokundu. Hem de derine.


“Hu” derken insan sadece bir kelime söylemiyor. Nefes veriyor. İçindeki yükü bırakıyor. Kalbini hizaya getiriyor. Sokakta yürürken bir dükkândan duyuyorsun, arabada radyoda çalıyor, evde çocuklar diline dolamış. Yediden yetmişe aynı nakaratta buluşmak… Bu ülkede nadir görülen bir ortak frekans.


Ramazan zaten bir arınma ayı. Ama bu ilahi sanki o arınmaya fon müziği oldu. İftara yarım saat kala mutfaktan gelen yemek kokusuna karıştı. Teravih sonrası çay sohbetlerinin arasına ilişti. Sahur vakti uykulu gözlerle içilen suyun yanında sessizce eşlik etti.


Ve en güzeli ne biliyor musun? İnsanlara iyi geldi.


Çünkü bu toprakların mayasında var bu ses. Bizim kültürümüzde söz sadece eğlence değildir; söz bazen bir köprü, bazen bir pusula, bazen de bir ayna olur. Bu ilahi ayna oldu. Kendimizi gördük. Gürültünün içinde kaybolmadığımızı fark ettik.Ramazan ayı sadece aç kalmak değildir. Açlığı anlamaktır. Nefsi dizginlemektir. Kırdığın kalbi hatırlamaktır. Telefon rehberinde yıllardır aramadığın birini arama cesaretidir. Bir yetimin başını okşama niyetidir. Bir sofraya bir tabak daha koyma zarafetidir.

Bu ilahinin yayılması bana şunu düşündürdü: Toplum olarak hâlâ iyiye açız. Hâlâ manaya susamışız. Hâlâ kalbimizi besleyecek bir söz duyduğumuzda sahip çıkıyoruz. Demek ki umut yerli yerinde. Üzeri biraz tozlanmış, hepsi bu.

Ramazan geceleri gökyüzü biraz daha yakındır insana. Dualar biraz daha hızlı yükselir sanki. İç muhasebe daha dürüst olur. Bu ay, insanın kendisiyle masaya oturduğu aydır. Bahane yok. Gürültü yok. Kaçış yok.Ve şimdi bir ilahi, bu iç muhasebeye eşlik ediyor. Belki bir çocuğun ilk ezberlediği söz oldu. Belki bir gencin kalbinde yeni bir pencere açtı. Belki de yıllardır uzak duran birini yeniden yaklaştırdı.

Dilerim ki bu Ramazan sadece takvimde yaşanmasın. Gerçekten hissedilsin.

Dilerim sofralarımız bereketle, kalplerimiz merhametle dolsun.

Dilerim kırgınlıklar onarılsın, küslükler son bulsun.

Dilerim ki “Hu” derken sadece dilimiz değil, kalbimiz de söylesin.


Ramazan-ı Şerif’imiz mübarek olsun.

Gönüllerimize ferahlık, evlerimize huzur, memleketimize birlik getirsin.


Ve o ilahideki gibi…

Kâbe’de hacılar “Hu” derken, biz de burada aynı nefeste buluşalım. 

Hadi eyvallah…