29 Mart 2025 Cumartesi

Ben Bu Cihana Sığmazam

Ben Bu Cihana Sığmazam – Fuzûlî


Ben bu cihana sığmazam, cevher-i lâ-mekân benem,

Kevn ü mekân harîcinde, bir mekânı nihân benem.


Cism ü cihândan el yudum, kevn ü mekândan üz çevirdim,

Kahr u sitemle yoğruldum, bir şarâb-ı revân benem.


Sığmazam âleme sığmaz, akl u hayâle gelmezem,

Hakk’a tecellîhânedür âyîne-i cihân benem.


Aşkıma hiçbir şey yetmez, hâlimi hiç kimse bilmez,

Sırlara mazhar olanım, bir mücevher-i kân benem.


Kimse benimle baş çıkmaz, sırlarıma erişmez,

Ben bu cihana sığmazam, aşk ile mest ü hân benem.




Türkçeye Çevirisi


Ben bu dünyaya sığmam, mekândan bağımsız bir özüm,

Zamanın ve mekânın dışında, gizli bir mekânım var.


Beden ve dünyayı terk ettim, varlık âlemine sırt çevirdim,

Acı ve çileyle yoğruldum, akan bir şarap gibiyim.


Ne dünyaya ne hayale sığarım, akıl beni kavrayamaz,

Ben, Tanrı’nın tecelli ettiği bir aynayım, dünya da benim yansımamdır.


Aşkıma hiçbir şey yetmez, hâlimi kimse bilemez,

Gizli sırlara erişmiş bir cevherim.


Kimse benimle yarışamaz, sırlarıma erişemez,

Ben bu dünyaya sığmam, aşk ile sarhoş olmuş bir divaneyim.




Fuzûlî Hakkında Kısa Bilgi


Fuzûlî (1483-1556), Azerbaycan sahasında yetişmiş en büyük divan şairlerinden biridir. Asıl adı Mehmed bin Süleyman’dır. Osmanlı, Safevi ve Akkoyunlu devletleri döneminde yaşamış; Azeri Türkçesi, Arapça ve Farsça dillerinde eserler vermiştir. Aşk, ilahi aşk, tasavvuf ve insanın iç dünyasına dair derin duygular içeren şiirleriyle tanınır. “Leylâ ve Mecnun” adlı mesnevisi en meşhur eserlerindendir. Şiirlerinde genellikle aşkın acısı, insanın varoluşsal sıkıntıları ve ilahi aşkın büyüklüğünü işler.




Şiirin Açıklaması


Bu şiirde Fuzûlî, ilahi aşkla dolu bir ruh hâlini anlatıyor.

“Ben bu cihana sığmazam, cevher-i lâ-mekân benem,

Kevn ü mekân harîcinde, bir mekânı nihân benem.”

Şair, kendisini sıradan bir varlık olarak değil, maddi dünyaya sığmayan, mekânın ve zamanın ötesinde bir öz olarak görüyor. Bu tasavvufi bir yaklaşımdır; çünkü mutasavvıflara göre insanın ruhu, Allah’tan geldiği için dünyaya sığmaz ve asıl mekânı, Allah’ın huzurudur.

“Cism ü cihândan el yudum, kevn ü mekândan üz çevirdim,

Kahr u sitemle yoğruldum, bir şarâb-ı revân benem.”

Şair, maddi varlığını terk ettiğini, dünyanın geçici şeylerine yüz çevirdiğini söylüyor. Yaşadığı sıkıntılar ve çileler, onu olgunlaştırmış, adeta bir şarap gibi demlenmiş bir hâle getirmiştir. Buradaki “şarap” ifadesi, tasavvufta mecazi bir anlam taşır ve ilahi aşkın coşkusunu temsil eder.

“Sığmazam âleme sığmaz, akl u hayâle gelmezem,

Hakk’a tecellîhânedür âyîne-i cihân benem.”

Burada, kendisinin sadece bedensel bir varlık olmadığını, aklın ve hayalin bile kavrayamayacağı kadar büyük bir aşk ve ruh hâline sahip olduğunu söylüyor. Kendisini, Tanrı’nın ışığını yansıtan bir ayna olarak görüyor.

“Aşkıma hiçbir şey yetmez, hâlimi hiç kimse bilmez,

Sırlara mazhar olanım, bir mücevher-i kân benem.”

Fuzûlî’nin aşkı öylesine büyük ki, maddi dünyadaki hiçbir şey ona yetmiyor. İlahi aşkın sırrına ermiş biri olarak, kendisini değerli bir cevher gibi görüyor.

“Kimse benimle baş çıkmaz, sırlarıma erişmez,

Ben bu cihana sığmazam, aşk ile mest ü hân benem.”

Son beyitte, kimsenin onun aşk yolundaki hâlini anlayamayacağını ve sırlarına vakıf olamayacağını ifade ediyor. İlahi aşkla sarhoş olmuş ve kendini tamamen bu aşka adamış bir derviş gibidir.

Bu şiir, Fuzûlî’nin tasavvufi düşüncesini ve ilahi aşk karşısındaki kendini bulma sürecini anlatıyor. Şair, dünyaya ve onun maddi varlıklarına sığmadığını, ruhunun Allah’a ait olduğunu dile getiriyor. Onun için aşk, insanın en yüksek mertebeye ulaşmasını sağlayan bir araçtır ve bu aşk öylesine büyüktür ki akıl ve hayal dahi onu tam anlamıyla kavrayamaz.


Şiir, tasavvufun temel ilkelerinden biri olan “fenâ fillâh” yani “Allah’ta yok olma” fikrini işliyor. Şair, kendi benliğini tamamen aşk içinde eriterek, Allah’ın varlığında bir hiç olduğunu vurguluyor.


Hadi eyvallah…


14 Mart 2025 Cuma

Nerede O Eski Ramazanlar?

Nerede O Eski Ramazanlar?


Eskiden Ramazan denildiğinde akla, sadece aç kalmak değil; paylaşmak, sabretmek, huzur bulmak ve birlikte olmanın tadını çıkarmak gelirdi. Büyüklerimiz “Nerede o eski Ramazanlar?” dediğinde, aslında sadece nostalji yapmıyorlar, özlem duydukları şeyin ne olduğunu içten içe hepimiz biliyoruz: Saygı, sevgi ve muhabbetle örülmüş bir toplum…



Bugün ise Ramazan ayının anlam ve öneminden uzaklaşan bir yapı ile karşı karşıyayız. Artık bu ay, birçok kişi için sadece iftar sofralarının zenginliğiyle, gösterişle ve sosyal medya paylaşımlarıyla anılıyor. Oysaki Ramazan, özüne dönmeyi, ruhu arındırmayı ve insan olmanın temel değerlerini hatırlamayı gerektirir.


Ramazan’ın Önemi ve Anlamı


Ramazan, sadece bir açlık testi değil, insanın kendini tanıması için bir fırsattır. Nefsini terbiye etmek, sabretmek ve empati kurmak için bir aydır. Açlık çeken birinin halini anlamak, fakirliğin ne demek olduğunu hissetmek ve elimizdekilere şükretmek için bir aynadır.


Aynı zamanda bu ay, bireysel arınmadan çok toplumsal birlikteliğin de simgesidir. Eskiden mahallelerde iftar sofraları kurulur, insanlar birbirlerini ziyaret eder, en küçük bir hurmayı bile paylaşmaktan çekinmezdi. Şimdi ise kapılarımız kapalı, sofralarımız yalnız ve gönüllerimiz gittikçe soğuyor. Saygı ve sevgi bağı kopmaya başladı. Oysaki Ramazan, yalnızca oruç tutup aç kalmak değil, insan olmanın gerektirdiği tüm değerleri hatırlamak demektir.


Orucun Dini Yönü


Oruç, İslam’ın beş temel şartından biridir. Kur’an-ı Kerim’de Bakara Suresi’nin 183. ayetinde:


“Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı. Umulur ki takvaya erersiniz.”


diye bu ibadetin, insanın Allah’a yaklaşma yollarından biri olduğu vurgulanmıştır.


Oruç, sadece mideyi aç bırakmak değil, tüm kötü alışkanlıklardan uzak durmak, dilini, gözünü ve kalbini de arındırmaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadisinde şöyle buyurmuştur:


“Nice oruç tutanlar vardır ki orucundan onlara kalan sadece açlık ve susuzluktur.”


Bu da gösteriyor ki oruç, yalnızca fiziksel bir açlık değil, zihinsel ve ruhsal bir yenilenme sürecidir.


Orucun Bilimsel Faydaları


Bilim de orucun sadece manevi değil, fiziksel faydalarını da ortaya koymuştur. Son yıllarda yapılan araştırmalara göre oruç:

Sindirim sistemini dinlendirir ve yeniler,

Hücreleri onarır ve bağışıklık sistemini güçlendirir,

Zihinsel odaklanmayı artırır,

Vücuttaki toksinleri temizler,

Disiplinli bir yaşam tarzı kazandırır.


Japon bilim insanı Yoshinori Ohsumi’nin otofaji üzerine yaptığı çalışmalar, oruç tutmanın vücuttaki hücresel yenilenmeyi hızlandırdığını ve yaşlanmayı geciktirdiğini kanıtlamıştır. Yani oruç, yalnızca manevi bir ibadet değil, aynı zamanda vücudu baştan aşağı yenileyen bir sistemdir.


Ramazan Ruhu Nasıl Geri Kazanılır?


Bugün geldiğimiz noktada, eski Ramazanları sadece bir özlemle anmak yerine, tekrar yaşatmak bizim elimizde. Bunun için şunları yapabiliriz:

1. Gösterişten uzak durmak: Oruç, sosyal medyada paylaşılacak bir etkinlik değil, kişinin kendini bulma yolculuğudur.

2. İhtiyacı olanlara daha fazla yardım etmek: Paylaşmak, Ramazan’ın ruhunu en güzel şekilde yaşatır.

3. Aile ve dostlarla daha fazla vakit geçirmek: Ramazan, yalnızlık değil, birliktelik ayıdır.

4. Manevi yönü güçlendirmek: Sadece bedeni değil, ruhu da beslemek gerekir. Dua, tefekkür ve ibadetle Ramazan’ın gerçek anlamına yaklaşılabilir.


Eğer bunları hayatımıza geri kazandırabilirsek, belki bir gün bizim çocuklarımız da “Nerede o eski Ramazanlar?” demek zorunda kalmaz. Çünkü o Ramazanları, biz yeniden inşa etmiş oluruz…

Hadi eyvallah…


1 Ocak 2025 Çarşamba

Acısıyla tatlısıyla

Acısıyla Tatlısıyla Bir Yıl Daha Bitti 

Bir yılın daha sonuna geldik. Ne kolay değil mi, “acısıyla tatlısıyla bir yıl bitti” demek. Bu birkaç kelimenin ardında kim bilir kaç hayat, kaç hikâye, kaç ömür gizlidir. Bazılarımız için 2024, savaşın, kanın ve gözyaşının tam ortasında geçti. Evlerini, sevdiklerini, umutlarını kaybedenler oldu. Kimi ise paranın, şöhretin ve gücün zirvesinde, tatlı bir yıl geçirdi. Hayatın garip dengesi bu; kimileri düşerken, kimileri yükseliyor. Ve bizler, bu hikâyelerin tam ortasında bir yerlerde, kendi payımıza düşeni yaşıyoruz. 

“Oo hoşgeldin 2025”


Her yıl, yeni bir sayfa açma umuduyla biter. Her yeni yıl, ardında bıraktıklarımıza bir elveda, önümüzde uzanan yola bir merhaba demektir. 2024’ün bana ne kattığını, benden neler aldığını düşünmeden edemiyorum. Güzel günler için şükrediyor, zor anlar için derin bir nefes alıyorum. Her biri beni biraz daha ben yaptı. Her biri, hayata dair yeni bir ders ekledi. Ama bugün, geçmişin muhasebesini yapmaktan çok, geleceğin umuduyla bakıyorum. 

2025’in hepimiz için daha huzurlu, daha umut dolu, daha insan kalabildiğimiz bir yıl olmasını diliyorum. İçtenliğin, samimiyetin, iyiliğin başrolde olduğu bir yıl… 

 Dostlarım ve ailem, bu yıl da hayatımın en değerli parçaları oldunuz. Varlığınız bana güç verdi. Hatalarımla yüzleşmemi sağladınız, başarılarımı alkışladınız. Sizlerle aynı yılda nefes almak bile bir armağan. Hadi, geçmişe bir kez daha dönüp bakalım, ama orada kalmayalım. Acıları ve mutlulukları yanımıza alıp yolumuza devam edelim. 

Çünkü asıl olan, gideceğimiz yer değil, bu yolculukta kim olduğumuzdur. Ve ben, 2025’te bu yolculuğun hepimiz için huzur dolu bir hikâye yazmasını diliyorum. 

Yeni yıl hepimize kutlu olsun. Yeni başlangıçlar ve yeni umutlar getirsin. 2025, yaşanmayı hak eden bir yıl olsun.

26 Aralık 2024 Perşembe

%100 çalışan bir beyin!

Beynimizin %100’ünü Kullansak Ne Olurdu? 

İnsanoğlu meraklı bir varlık. Her şeyi sorgular, her şeyi kurcalar ve bazen de durup “Acaba beynimizin %100’ünü kullansak ne olurdu?” diye düşünür. Düşünsene, oturmuş çayını yudumluyorsun, birden beynin turbo moda geçiyor. Şimdi gelin, bu hayali biraz kurcalayalım. 



Bir Süper Beyin 

Hayali Hollywood sağ olsun, beynimizin %100’ünü kullanınca hepimiz birer Lucy ya da Profesör X’e dönüşecekmişiz gibi bir algı oluşturdu. Telekinezi mi dersin, zamana yolculuk mu, yoksa bir anda kuantum fiziğinin kara tahtası mı? Ama gerçek şu ki beynimizin %100’ünü zaten kullanıyoruz, sadece aynı anda değil. Yani, beynimiz bir maratoncu; ihtiyaç duyduğunda doğru kaslarını çalıştırıyor. 

Peki, Hangi Bölge Ne İşe Yarar? 

Örneğin, beynimizin motor korteksi sayesinde elimizi kaldırabiliyoruz. Peki ya tüm bölümler bir anda aktif olsaydı? Cevap basit: Kaos. Düşünsene, bir yandan şiir yazıyorsun, bir yandan kahveni içiyorsun, diğer yandan da “Bu kediler neden bu kadar tatlı?” diye duygusal kriz geçiriyorsun. Beynimiz bunu kaldıramaz, çünkü her işlevin eş zamanlı çalışması bir elektrik fırtınasına yol açar. 

Bilim Ne Diyor? 

Bilim insanları, “Beynin %10’unu kullanıyoruz” efsanesinin tamamen bir yanlış anlaşılma olduğunu söylüyor. Beyin, nöron dediğimiz milyarlarca küçük hücreden oluşuyor ve bu hücreler sürekli iletişim hâlinde. Yani, beynimizin %100’ünü zaten kullanıyoruz, ama aynı anda değil. Eğer aynı anda kullanabilseydik, muhtemelen bu yazıyı okurken bile kafamızdan dumanlar çıkardı! 

Eğlenceli Bir Senaryo 

Diyelim ki beynimizin %100’ünü aynı anda kullanabiliyoruz. Ne olurdu? 

 1. Süper Hafıza: 3 yaşında kırdığın vazo için hâlâ vicdan azabı çekebilirdin. 

 2. Süper Zekâ: Matematik sınavında 5 saniyede 100 soru çözerdin, ama sonra “Neden bu kadar zeki oldum?” diye existential kriz yaşardın. 

 3. Aşırı Duygusallık: Bir reklamdaki kedi yavrusuna bakıp gözyaşlarına boğulurdun.

Beyin Böyle İyi 

Beynimizin %100’ünü kullanmak gibi bir fikre ihtiyacımız yok. Şu anki hâliyle zaten harikalar yaratabiliyoruz. Zaten beynimiz kusursuz bir organizasyonla çalışıyor. Yani, beynimize bir teşekkür borçluyuz. Belki de esas mesele beynimizin sınırlarını zorlamak değil, onu doğru şekilde kullanmayı öğrenmekte yatıyor. 

Kendimize zaman ayırarak, öğrenmeye devam ederek ve belki arada bir kahvemizi alıp “Ben zaten harikayım” diyerek yaşamak en iyisi. Kimbilir, belki bir gün beynimizin %100’ünü kullandığımızı fark ettiğimizde zaten kullanıyor olduğumuzu anlayacağız. Ama o zamana kadar, bırakın bu hayali Hollywood düşünsün. 
Biz şimdilik kedileri izleyip kahvemizi yudumlamaya devam edelim.

Hadi eyvallah…

23 Aralık 2024 Pazartesi

Nerede o eski hayaller

Hayallerin İzinde Kaybolan Çocuk 

Küçük bir çocukken hepimiz hayal kurarız. Çoğu zaman sınırsız bir dünyada, imkânsızın bile mümkün olduğu hikâyeler yazıp yaşarız. Kimimiz uçan bir kahraman oluruz, kimimiz bir ormanda kaybolmuş ve kendi cennetini bulan bir kaşif. Renkler daha canlıdır, sesler daha net, her şey daha gerçektir o günlerde. Peki, ne oldu da bu kadar büyüdük? Neden o hayal kurma gücümüzü kaybettik? Büyümek ne garip bir kavram… 

“Küçük bir çocuğun cesareti kadar yürekli olmayan adamlar gördüm”



Küçükken hep özlemle baktığımız yetişkinlik, bizi bu kadar ağırlaştıracak olamazdı. Çocukluğumuzda kurduğumuz hayaller zamanla yerini gerçekliğe bırakıyor. Gerçeklik… Ne tuhaf bir kelime! Sanki hayal kurmak gerçek değilmiş gibi. Oysa çocukken bizim gerçekliğimiz tam da hayallerimizdi. Bir noktada “gerçekçi ol” diyenler girdi hayatımıza. Kimdi bu gerçekçiler? Hayallerimizin boyutlarını küçülten, ufkumuzu daraltan bu insanlar nereden çıktı? Çocukken bir resim çizdiğimizde “Bu gerçek değil” diyenler, neden “Hayal gücün ne güzel!” demediler?Sanırım büyüdükçe zihnimizin sınırları daralıyor. Yetişkinlik, sorumluluklar, faturalar, işler… 

Bütün bunlar bir zincir gibi ruhumuza dolanıyor. Zamanla, o zincirleri seviyoruz bile. Çünkü düzenin içinde kaybolmak daha kolay geliyor. Hayallerimiz, bizi özgürleştirmek yerine uzak birer hatıraya dönüşüyor. Ama ben inanıyorum, o küçük çocuk hâlâ içimizde bir yerlerde saklanıyor. Bazen bir gökkuşağı gördüğümüzde, bir çocuğun kahkahasında ya da bir rüyanın tatlı sonrasında yeniden ortaya çıkıyor. Bizim yapmamız gereken tek şey, o çocuğa kulak vermek. Belki o kadar kolay değil ama imkânsız da değil. Gerçeklik algımızı değiştiren şey belki de korkularımızdır. Kaybetme korkusu, başarısız olma korkusu… 

Oysa bir çocuk, başarısız olmaktan korkmaz. Düşer, kalkar ve yeniden dener. Çocuklar hayallerine ulaşmak için cesurdur. Biz ise büyüdükçe o cesareti kaybederiz. Neden mi? Belki de “başarısızlık” dedikleri kavramı fazla büyüttüğümüz içindir. Şimdi, gözlerini kapat ve hayal kurmayı dene. Sadece dene. Öyle büyük ya da küçük bir şey olması gerekmiyor. Kendini bir sahilde otururken, rüzgârın saçlarını okşadığını hayal et. Belki de bulutların üstünde uçuyorsun. Ya da çocukken kurduğun o hayali tekrar hatırla. Nasıl hissettirdi? Hayal kurmak, geçmişten geleceğe uzanan bir köprü gibidir.

Çocukluğumuzu yeniden bulmamıza, o saf mutluluğu hatırlamamıza yardımcı olur. Hayaller bizi özgürleştirir. Belki de en büyük hata, hayal kurmayı büyümekle eşzamanlı bir şekilde bırakmaktır. Unutma, hayal kurmak sadece çocuklara özgü bir yetenek değil. O küçük çocuğu yeniden bulduğunda, dünyayı daha farklı göreceksin. Hayallerin bizi ne kadar özgür kıldığını anladığımızda, büyümüş olsak bile o sınırsız dünyada yeniden yaşayabiliriz. 

Ve belki bir gün, o hayallerin peşine düşüp gerçekten uçabiliriz. Kim bilir, belki de yalnızca biraz cesaret gerek.

20 Kasım 2024 Çarşamba

Yalan ve hayaller Dünyası

Geleceğe Umutla Bakmak ve Sosyal Medyanın Tuzakları 

 
Son yıllarda gençlerimizin içinde bulunduğu ruh hali beni fazlasıyla düşündürüyor. Gözlemlediğim kadarıyla, birçoğu gelecekle ilgili derin bir kaygı taşıyor, umutsuzluk hissi içinde boğuluyor ve hoşgörüden uzak bir yaşam tarzını benimsemeye başlıyor. Bunun nedenleri üzerine kafa yorarken, sosyal medyanın hayatlarımız üzerindeki etkisinin bu tabloyu büyük ölçüde şekillendirdiğini fark ediyorum... 


“Bu Dünya” hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir.

 
Sosyal medya, her gün yeni bir hayat standardı, yeni bir güzellik algısı, yeni bir başarı tanımıyla karşımıza çıkıyor. İnsanların mutluluk pozları arasında dolanırken, arka planda neler yaşadıklarını sorgulamayı bırakıyoruz. Zira ekranın parlak ışıkları gözlerimizi kamaştırıyor ve o an, elimizdekiyle yetinememe hissini tetikliyor. “Ben neden böyle değilim?” ya da “Neden daha iyisini başaramıyorum?” gibi sorular, gençlerimizin zihinlerinde yankılanıyor. Bu durum, onları sadece umutsuzluğa değil, aynı zamanda hayata karşı bir öfkeye de sürüklüyor... 


Ancak burada bir gerçeği unutmamak lazım: Sosyal medyada gördüğümüz o “mükemmel” yaşamlar, birer illüzyondan ibaret. Gerçek hayatta herkesin bir mücadelesi var, herkesin bir eksikliği var. Ancak bu mücadeleleri ya da eksiklikleri kimse paylaşmıyor. Herkes en parlak anlarını gösteriyor, en karanlık anlarını saklıyor. İşte gençlerimizin düşmesi muhtemel en büyük tuzak da bu: Görünenle gerçeği karıştırmak... 


Elbette, sosyal medyayı tamamen kötülemek doğru değil. Doğru kullanıldığında öğrenmenin, iletişimin ve kendini ifade etmenin güçlü bir aracı. Ama gençlerimize, ekrandaki hayallerin gerçeği yansıtmadığını öğretmek zorundayız. Hayatı başkalarının çizdiği standartlara göre değil, kendi değerlerimize göre şekillendirmemiz gerektiğini anlatmalıyız.... 


Gelecek kaygısı bir nebze anlaşılır bir şeydir. Ekonomik şartlar, iş bulma zorlukları, belirsiz bir dünya… Bunlar hepimizin düşündüğü konular. Ama bu kaygıların bizi esir almasına izin veremeyiz. Gençlerimize, umutlu olmanın ne kadar kıymetli olduğunu, hoşgörünün ve sevginin hayatın temeli olduğunu hatırlatmamız gerekiyor. Çünkü gerçek anlamda “mutlu” bir gelecek, önce kendimizi ve çevremizi olduğu gibi kabul etmekten geçiyor... 

Bu yazıyı bir çağrı olarak görüyorum. Gelin, gençlerimize daha çok destek olalım. Onlara, ekranın arkasında gördüklerinin yalnızca bir “an” olduğunu, asıl hayatın burada, gerçek dünyada olduğunu gösterelim. Çünkü bu ülkenin en büyük gücü gençlerdir ve onların umudunu kaybetmesi, hepimizin kaybı olur... Unutmayalım: Birlikte daha güzel yarınlar mümkün. 

Ama bunun için ilk adım, umutla bakmayı öğrenmek.

Hadi eyvallah…

8 Kasım 2024 Cuma

Toplum bilinci

İnsanın duygu ve düşünceleri, toplumsal olaylarla şekillenen bir aynadır adeta. Yaşamımız boyunca, birey olarak hissettiklerimiz ve düşündüklerimiz, farkında olmadan toplumdaki dönüşümler, olaylar, krizler ve gelişmeler tarafından etkilenir, yönlendirilir, bazen de köklü bir biçimde değiştirilir. Toplumsal olaylar, yalnızca o an yaşanan bireysel duyguları değil, kolektif hafızayı da derinden etkiler ve bu etkileşim, toplumun ortak bir ruh halini, ortak bir tarihsel bilinci ortaya çıkarır.

Toplum bilinci


Düşüncelerimizin şekillenmesi, tarihin akışında pek çok örnekle karşımıza çıkar. Örneğin Fransız Devrimi, halkın “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” düşüncesi etrafında birleşmesine ve bu fikirleri toplumsal düzeyde bir hak olarak talep etmesine yol açtı. Devrimin tetiklediği güçlü duygular, bireysel isyanları bir kenara itip kitlesel bir başkaldırıya dönüştürdü. Bir bireyin, bir köylünün, bir işçinin yalnız başına özgürlük talepleri ne kadar güçlü olursa olsun, toplumsal bir harekete dönüşmedikçe karşılık bulması zordu. Ama bu devrimde, herkesin içindeki isyan kıvılcımı birleşti, büyüdü ve bir alev topuna dönüştü. Fransız Devrimi, duygu ve düşüncelerin bir toplumda nasıl kolektif bir bilinçle şekillenebileceğine dair en etkileyici örneklerden biridir.  
Toplumsal olayların insan psikolojisi üzerindeki etkisi bilimsel çalışmalarla da desteklenir. Sosyal psikolojinin kurucularından sayılan Gustave Le Bon’un Kitleler Psikolojisi adlı eseri, bireyin kalabalık içindeki davranış ve düşünce değişimlerini açıklamak için önemlidir. Le Bon’a göre, birey kitle içinde kendi kişisel bilinç seviyesini kaybeder ve kolektif duyguların etkisi altına girer. Bu durumda kişi, normalde yapmayacağı davranışları sergileyebilir ya da asla inanmayacağı düşünceleri benimseyebilir. Bu, toplumsal olayların bir bireyin kişisel değer ve düşüncelerini nasıl değiştirebileceğini gösteren bir açıklamadır. 

Tarihte, bireylerin yaşadığı derin travmaların nesilden nesile aktarılabileceği yönünde yapılan çalışmalar da bu durumu destekliyor. Örneğin, II. Dünya Savaşı sırasında Yahudi soykırımını yaşamış ailelerin torunlarında bile travma belirtilerine rastlandığı gözlemlenmiştir. Bu olgu, “epigenetik miras” kavramı altında açıklanıyor. Yani, travma ve stresin bireylerin genetik yapılarında değişikliklere neden olarak bu değişiklikleri gelecek nesillere aktarabileceği gösterilmiştir. Bir toplumun geçirdiği büyük acılar, sadece o dönemi yaşayan bireyleri değil, onların çocuklarını ve hatta torunlarını bile etkileme potansiyeline sahiptir. Duygu ve düşüncelerin toplumsal olaylardan nasıl etkilendiğine dair bu epigenetik yaklaşım, bireylerin yaşadıklarının gelecekteki kuşakların psikolojisini şekillendirdiğini gösterir. 

Toplumsal olayların yalnızca bireysel düşünceleri değil, aynı zamanda insanın umutlarını, hayallerini ve gelecek beklentilerini de köklü bir biçimde değiştirdiği gözlemlenir. Çöküş dönemlerinde umutsuzluk hâkimken, yükseliş dönemlerinde bireylerin düşüncelerinde umut ve güven artar. Bir toplum savaş sonrası dönemde travmalarla uğraşırken, o toplumun üyeleri geleceğe dair kaygılarla başa çıkmaya çalışır. Örneğin, Soğuk Savaş döneminde, Amerika ve Sovyetler Birliği gibi ülkelerde “gelecek korkusu” toplumun her katmanında hissedilmiştir. Bu dönemde nükleer savaş tehdidi, insanların düşüncelerine öyle bir yerleşmişti ki, birçok kişi günlük hayatında bu kaygıyla hareket ediyordu. Bu durum, sanat eserlerinde, sinemada ve hatta popüler kültürde dahi karşımıza çıkarak, insan psikolojisinin toplumsal olaylardan nasıl etkilenebileceğinin bir örneği olmuştur.
 
Toplumsal olaylar, insanların bireysel sınırlarını aşan bir etkiye sahiptir. Bir kişinin düşünceleri ve duyguları, içinde yaşadığı toplumdan ve o toplumun geçtiği tarihsel süreçlerden bağımsız değildir. Fransız Devrimi’nde özgürlük hayalleriyle yanıp tutuşan halk gibi, II. Dünya Savaşı’nın travmasını nesiller boyu taşıyan aileler gibi, biz de günümüzde toplumsal olayların etkisini içimizde hissediyoruz. Sosyal, psikolojik ve hatta biyolojik düzeyde yaşanan bu etkileşim, insanın bir “toplum varlığı” olduğunu, bireysel hislerinin bile toplumsal olaylarla şekillendiğini bize bir kez daha hatırlatıyor.

Hadi eyvallah…